
Size doğru uçmasının nedeni Ebucehil çalısının dibinde yuvası olmalı. Yuvadaki yumurtaları korumak için öyle yapmış olabilir. Çocuklar siz de onun yuvasını görürseniz, bozmayın sakın, bunların insana bir zararı olmaz. Tabiatımızın bir parçası onlar da”, dedi çoban amca.
Onu dinleyen çocuk mu olur?
Aynı yerden bir daha geçince kamçılayıp, kertenkeleyi tutmaya karar verdiler. Kendilerince nasıl bir canlı olduğunu daha yakından araştırıp görmek istiyorlardı. Günleri de kertenkele avlamayla geçiyordu. Çocuk aklıyla kamçının gücüyle kertenkeleyi tutacaklardı. Kertenkele kendini avlattırır mı? Yukarıdan uçup 5-6 metre uzağa konar çocuklar gelene kadar izini kaybettirirdi. Çocuklar ne kadar çabalasa da başaramadan bu işin peşini bıraktılar. İkisi de: “Bir tane kertenkele bile tutamadık, bize birde yiğit diyorlar ya”, diye kendilerine bir dönem kızmışlardı.
Koyunları bol köye geleli Jakay ile Orazay kendi hallerindeydi. Sıkılmaya zaman kalmıyordu. Uyanık Jakay her gün bir oyun uydururdu.
Bir keresinde ikisi “avcı olalım” diye kararlaştırdılar.
“Ne ile avlayacağız?”, dedi saf Orazay.
“Keçe otağın duvarında tüfek asılıydı, gördün mü?”
“Abi onu bize verir mi ki?”
“Merak etme hadi kimseye fark ettirmeden sessizce alıp çıkalım.”
“Öğrenirse, bizi öldürür…”
“Korkma dedim ya sana!”
İki bahadır keçe otağın duvarına asılı tüfeği sessizce alıp çıkardılar. Şimdi ne yapacaklardı? Jaksılık Orazay’dan 1-2 yaş büyüktü. Tüfeği büyüklerden gördüğü gibi doldurdu ve omzuna astı. Orazay da ona imrenerek:
“Bana verir misin, omzuma ben asayım”, dedi.
“Olmaz, sen daha küçüksün ateş edemezsin. Tavşan çıkarsa kendim ateş ederim”, dedi Jakay.
İki arkadaş bir birini kollayarak ava çıktılar.
Mayıs sonu otlukta tavşan niye gezsin ki? İki “avcı” bir tepeden diğer tepeye gezerken iyice kayboldular. Tepelerin hepsi bir birinin aynısı. Nerden çıkıp, nereye gideceklerini karıştırdılar.
“Jakay, eve dönelim, susadım ben”, dedi Orazay.
“Evimiz ne tarafta”, dedi Jakay büyükler gibi etrafına bakınarak.
“Hakikaten kayıp mı olduk?”
“Öyle gibi…”
“Jakay, ağlamak istiyorum…”
“Gevezeliği bırak. Bak duyuyor musun, bir yerden köpek avlamasını duyuyor musun?”
İkisi de iyice kulak kesildi.
“Ben bir şey duymuyorum”, dedi Orazay.
“Bu taraftan geliyor sesler”, dedi Jakay. İkisi o yolu takip etmeye başladılar. Biraz zaman geçince tepenin eteğinden gerçekten köpekleri sesini duymaya başladı. İkisi sevinçten göklere uçuyordu. Bir tepeye çıkınca uzaktan 2-3 haneli bir köyü gördüler. Evlerin birine yaklaşınca içerden bir genç çocuk çıktı.
“Çocuklar, nereden geliyorsunuz?”, dedi ikisinin de yorgunluğunu fark edip, şaşırdı.
“Kayıp olduk, bayılmak üzereyiz”, dedi Orazay bitkin vaziyette. Evin köşesine oturuverdi.
“Bu tüfek de ne? Ava çıkıp kayıp mı oldunuz?”, dedi genç bunlarla dalga geçerek.
Şakalaşacak halleri yoktu. Bunu anlayan genç evden iki kâse yayık ayran getirdi. Ayranı içer içmez iki “avcı” kendine geldi. Onlar serin eve girip, ala keçe üzerine kendilerini attılar. Genç ortadaki yuvarlak yer sofrasına et, salatalık turşusunu getirip, çocukları kaldırıp sofraya davet etti.
“Bu yemeğin adı ne?”
Orazay tuzlu salatalığı ilk defa görmüştü.
“Aç isen sorup soruşturmadan yesene”, dedi şakacı genç çocuk.
Jakay da daha önce böyle bir şey yememişti. İkisi de tadına bakıp çok beğendiler.
“Beğendiniz mi?”
İkisi de kafalarının sağlayıp önüne koyulan yemeklere daldılar. Bu sırada eve daha başka çocuklar ve kızlar girip sofraya yerleştiler. Onlar da bu ikisin avcılığa çıkıp kayıp olmasına dalga geçmeye başladılar. O zamanlarda okulu biten çocuklar üniversiteye gitmeden önce 1-2 sene hayvan yetiştirilen kolektif çiftlik ya da devlet çiftliği için yardım ederlerdi, sonra okula davetiye alırlardı. Bu gençler de onlardanmış. Çocukları hem yemeğe, hem de sohbete doyurup, kendi köylerini bulmaya yardımcı oldular. Biraz oturup, sohbet ettikten sonra ikisi de misafirperver ev halkıyla vedalaşarak dışarıya çıktılar.
“Sizin köy o tarafta. Bu yolu kendinize güzergâh edinirseniz evinize ulaşırsınız”, dedi, Edige. Karanlık çökmeye başlarken, kafadar “avcılarımız” koyunlara seslenen dedelerinin sesini duyunca ikisi de sevindi. Az önce genç çiftçilerin evinde yediği turşu bunları ölürcesine susatmıştı. Dilleri ağızlarına sığmadan koşa koşa Düysek dedelerinin evine geldi. O zamanlarda kapılara zincir vurulmazdı, sadece iple bağlanırdı. İkisi de kapıyı açar açmaz kapalı duran kovayı açıp aceleyle su içmeye başladılar.
“Ya, bu nasıl bir su, tuzlu mudur nedir?” diye Jakay Orazay’a söylendi. Orazay ise o kadar susamıştı ki suyun acısını, tatlısını ayırt edecek hali yoktu.
“Hadi, tamam, şimdi Düysek dede gelir, gidelim”, ikisi de evlerine yöneldi. Orazay tüfeği alıp, “karşımıza tavşan çıksaydı şöyle ateş ederdik”, diye nişan alırken, Jakay onu çocuk gördüğü için “Tüfeği ver bana, içinde mermisi var. Yanlışlıkla ateş edersin hadi” dedi.
“Tamam!”, diye kendisinden 2 yaş büyüğünü dinleyerek, önden çıkıp gidiyordu ki tam o sırada Jakay yanlışlıkla tüfeğin tetiğini çekti. Bir anda “tars” diye bir ses çıktı. O sıra Orazay’ın şapkası uçup, yere düştü. Şapkayı uçuran mermi yerden şapkayla birlikte tütüyordu. Bu sefer Orazay’ı Allah kendi korumuştu. Aniden ne olduğunu anlamayan iki dost bu olanlardan hiç kimseye söz etmemek için birbirine söz verdiler.
Babaannesinin Büyük Hayali
Dünyaya geldiği zaman yeleğinin içine sarmalayıp, bağrına basan babaannesinin evladı olan Jaksılık kendi babasına “amca”, annesine ise “jeneşe”, yani “yenge” derdi. Bu kelimeyi de kısaltarak sadece dili döndüğünce “jişe” şeklinde söylerdi. On beş çocuk dünyaya getiren babaanne Batima’nın çocuklarının hepsi küçükken vefat edip, eşi Emirali’nin ocağını tüttürecek bir tek erkek çocuğu Üşkempir kalmıştır. Çocukları yaşamayınca on beşinci olarak dünyaya gelen oğlanı köyde akrabası olan bir ihtiyarın kaftanının eteğine sarmalayıp, elden ele gezdirmiş, dolaştırma sırasına göre en sondaki üç yaşlı kadının kucağında kalmıştır. Kazak inancına göre yapılan bu ritüel dolayısıyla da çocuğa “Üşkempir” (üç ihtiyar kadın) adı verilmiştir. Çocuğun kırkı çıkana kadar onu komşu kadın emzirmiş ve sonrasında babası Emirali ile anası Batima kendi çocuklarını yine Kazakların başka bir batıl inancı gereği o evden satın almıştır. Evlerine dönerken yolda yedi aksakalı ziyaret ederek, onların hayır dualarını almış ve bebeği kendi evlerine pencereden sokmuşlardır.
Herkesin saygı duyduğu Emirali’nin bu biricik evladına bütün köy duacı olmuş ve bu şekilde büyümüştür. Maalesef, Emirali oğlunun delikanlı olduğu günleri göremeden vefat eder…
Heybetiyle ve cesur karakteriyle bütün köye sözünü geçirebilen Batima ananın sofrası her zaman bereketli, kazanı dolu olur, biricik oğlunu kimseden eksiği kalmadan yetiştirirdi. Zamane bir meslek sahibi olsun diye muhasebe eğitimi aldırır. “Ocağını tüttürsün” diye de edepli ve merhametli bir kız olarak bilinen Küntöre ile evlendirir. İşte bu, biricik evladının soyunu devam ettiren Jakay’dır. Jaksılık’a babaannesi şımartır Jakay diye kısaltarak adını zikrederdi. Bundan dolayı sadece evindekiler değil, bütün köy Jaksılık’a “Jakay” demiştir.
Küntöre bazen oğlunu şımartarak:
“Sen uyurken evdeki herkes ayaklarımızın ucuyla yürürdük. Hatta, sen uyanma diye, babaannenden korumuzdan, semaveri de evden ırak bir yerde kaynatırdık. Zira, babaannen “Rüzgârlı havada tütünü eve girer. Uyumakta olan Jakay’ı niye düşünmüyorsunuz? Şu tütünden boğulacak zavallı” diye kızardı. Baban ise seni bir yerlere yollayım diye eve doğru yönelince:
“Şu yumruk kadar çocuğa mı kaldı bütün iş. Uykusunu kaçıracak kadar nerede ne yanıyor?” deyip sinirlenirdi.
Öyle anlarda baban:
“Oğlanı erkek gibi terbiye edersen erkek olur, köle gibi terbiye edersen köle olur, denilen sözü Bavırjan ağabeyimiz nasihat etmemiş miydi ana? Oğlunuz öğlene kadar uyuyor. Tam bir tembel olacak” diyerek sözleriyle iğnelerdi.
“Sus, saçmalama! Gelecekte tüm iyiliği bu oğlumdan göreceksiniz, adını duyuracak olan da şu yavrum olacak” diyerek babaannesi öyle anlarda oğlunun söylediklerine alınır küserdi.
Annesi Kültöre yolculuğa sık çıkan Jaksılık’ı her özlediğinde onun çocukluğuna ait buna benzer ilginç hatıraları anlatırdı.
Jakay’ın ilginç hareketlerine doyamadan yedi yılın ne kadar hızlı geçtiği hiç fark etmemişlerdi. Bu çocuk adeta destanlardaki bahadırlar gibi her yıl değil her gün, hatta her gün değil her saat büyüdüğünü hissettiriyordu. “Alpamış” yedi yaşında nişanlısı “Gülbarşın”ı kurtarmak için Kalmaklara karşı akın etmişse, Jakay o yaşta hiçbir şeyi düşünmeden Talas nehrinin derinliklerine dalarak yüzüyor, şımararak büyütülüyordu. Okul çağına geldiği için artık sünnet olmalıydı. Babası ile babaannesi bu durumu istişare edip, kendi aralarında konuştuklarını Jakay’dan bir yaş büyük olan ablası Altınkül duyar ve saçları darmadağın halde Talas kıyısı boyunca koşmaya başlar. Koşarak gelip:
“Jakay, seni sünnet edecekler!” diye bağırır nefes nefese kalarak. Jakay her erkek çocuğunu böyle bir acının beklediğini eskiden beri kendi yaşıtlarından duydukları için bilirdi. Onlar molladan çektiği “acıları” anlattıklarında, korkudan, “sünnet” denilen şeyden nasıl kaçıp kurtulabilirim?” diye bazen ciddi ciddi üzülürdüler. Yine de kendilerini avutarak: “Benim babaannemden molla da korkar, babaannem varken benimkini kimse kesmeye cesaret edemez” derdi. Bu düşüncesini arkadaşı Karahan’a söylediğinde ise o çocuk gülerek:
“Bak da gör, o ihtiyara baban ile babaannenin kendileri seni yakalayıp götürecekler seni” dediğinde ona inanmamıştı.
“Babaannem bana öyle bir kötülük yapmaz” deyip arkadaşının dediklerine itiraz eden Jakay, babaannesinin kendisine olan sınırsız sevgisine güvenmişti.
“Dedemin kendisi beni tutup oturttu. Babaannemle dedem de beni severler” diyerek Karahan söylediklerini tekrarladı. Jakay çaresizce:
“Öyleyse dağa kaçarım” dedi.
“Nereye gitsen de baban bulup getirecektir …”
Bunu duyduğundan beri için için bir tehlikenin varlığını hisseder olmuştu. Zira çocuklar “okula başlamadan önce sünnet edilir” dediklerini hep duyardı, kulağında bu sözler çınlardı. Bir keresinde kendisinden büyük çocuklara:
“Kızlar ondan korkmazlar mı?” diye sordu.
“Hey, aptal, kızlar sünnet olmazlar. Onlar oynaya güle giderler okula” dedi arkadaşı.
“Sünnet ederken molla testere ile kesip, sonra üzerine kül serpip kanını durdurur” dedi biraz daha yetişkin olan bir diğeri.
Jakay Müslümanların erkek çocuklarını 3, 5, 7 gibi tek sayılı yaşlarda sünnet ettirdiklerini o zamanlar bilmiyordu. Okula 7 yaşında gideceğinden dolayı, bunu “okula gitmeden önce halletmeyi” doğru bulsalar gerek, köydeki çocukların çoğunu velileri 7 yaşına girince sünnet ederlerdi. Bunu erkek çocuklar kendilerince “sünnet olmayanları okula almazlarmış” diye anlarlardı. Altınkül koşarak gelip duyduklarını anlattığında Jakay başından aşağı kaynar su dökülmüş gibi oldu, neye uğradığını şaşırdı, donakaldı. Altınkül söyleyeceklerini söyleyip “görevini yerine getirdikten” sonra, tekrar kuş gibi uçarak hızlıca köye döndü. “Bu felaket bana da gelmiş, ne yapmam lazım?” diye kara kara düşünen Jakay, güneş yuvasına yerleşip hava karardığında nehrin kıyısındaki büyük kavak ağacının tepesine doğru tırmandı. Çocukların hepsi o vakitte evlerine dönmüşlerdi. Gökyüzünde yeni doğan ayın nehre yansıyan ışığına bakarken bir grup insanın nehir kıyısı boyunda:
“Jakay!”
“Jaksılık!”
“Neredesin?” diye bağırarak, koşturarak gelmekte olduklarını gördü.
Kendisini aramakta olduklarını bilse de “arasınlar!’ Sünnet ettireceklermiş ya. Gitmeyeceğim. Babaanneme çocuk lazımsa beni mollaya vermeyecek!” deyip, biraz inatlaşarak olduğu yerde kalmaya devam etti. Arayanlar her tarafa dağılıp “Jakay, Jakay” diye bağrışıyordu. Bir an babasının “Jakay! Kurban olduğum!” dediğini yakın bir yerden duyduğunda kalbi yumuşayıp, duygulandı. Kendisini hiçbir zaman şımartmayan, tatlı konuşmayan taş gibi sert amcasının “kurban olduğum” deyişi her şeyi unutturmuş gibi oldu ve Jakay ağacın tepesinden inmeye başladı. Tabanı yere değdiğinde babasının sesi daha da yakından duyuldu:
“Jakay!”
Tek çocuğu “nehirde mi boğuldu?” diye korkan zavallı babasının sesi titriyordu. Babasına acıyan çocuk:
“Amca” diyerek ağlamsı bir ruh haliyle seslendi. Babanın kulağı çocuğunun sesini duyar duymaz kalbi hızlı çarpmaya başladı. O, karanlıkta etrafa bakınarak oğlunun siluetini gördüğünde, koşarak gidip kucaklayıp, çocuğu yerden hızlıca kaldırdı.
“Bulundu!” diye bağırdı etrafa.
“Çocuk bulundu” diye bağrışan komşuları Jakay’ı ortalarına alıp sevindiler. Ne yapsınlar, hepsi çocuk boğuldu diye çok korkmuştu.
Tespihini çekerek kapıdan gelecek haberi beklemekte olan Batima anasına:
“Nine, oğlunuzu bulduk, müjde!” diyerek bir kayını haberi ulaştırdı.
“Kurban kesin! Kurban kesin!” deyip, babaannesi elini yere dayayarak ayağa kalktı.
Çocuğu aramaya yardım eden akrabalar gece yarısına kadar Küntöre’nin kavurmasını yiyip, çayını içip evlerine dağıldıktan sonra babaannesi ile babası kaçağın meselesini masaya yatırdılar. Anası kayınvalidesinden çekindiği için hiçbir şey soramasa da, bulaşıkları topluyor, minderleri silkeleyip havalandırıyor, sonra tekrar yerine seriyormuş gibi yaparak kocası ile kayınvalidesinin konuşmalarını dinlemeye çalışıyordu.
“Oğlum, sünnet olmaktan insan korkar mı hiç?” diyen babası erkek çocuğun hayatındaki en önemli şey hakkında kendince bilgi vermeye çalışıyor. “Sen erkek değil misin, şu küçücük şeyden bu kadar korkman da neyin nesi? Sünnet olmak demek, yiğit olmanın ilk nişanıdır. Bu, erkek çocuğun kızdan farkını, dayanıklılığını gösterir. Sen büyüyünce Vatan’ı koruyacaksın, babaannen, yengen, ben, ablan ve kardeşinin bu hayattaki yegâne koruyucusu, destekçisi sen olacaksın! Ben de zamanında askere giderek, Vatanımı koruyup, vazifemi yapıp gelmiştim. Kızlar ne yapar dersen, onlar okuldan mezun olduktan sonra başka bir aileye gidip, o evin gelini olurlar. İşte, yengen de burada ya, bizim evin işlerini yapıyor, onun gibi yani. Babaannen de oturuyor, o da bizim iyiliğimizi diliyor. Sen bugün sünnet olmaktan korkarsan, yarın büyüyünce Vatan’ı nasıl koruyacaksın?” deyip Jakay’ı iyice utandırdı. Bizim bahadır, babasının kendisini büyük insan gibi görerek, ciddi konuştuğunu görünce kendisini bir tuhaf hissetti. Hatta çok utanmış gibi oldu.
“Amca, yarın mollayı getirirsen, getir” dedi, “bundan tamamıyla kurtulalım”.
“İşte, benim Jakay’ım bahadırların nesli değil mi? İşte, yiğit!” diyerek babaannesi de buna çok sevindi.
“Ver elini, işte, yiğit!” deyip babası da sırtını sıvazlıyor. O yaz Jakay sünnet olup okul hazırlıklarına başladı.
Çok geçmeden güz de gelmişti. 1 Eylül’de Talas nehrine beş kilometre uzaklıktaki Sarbarak köyündeki okula kendi yaşıtlarıyla birlikte okula başlayan Jakay da gitti.
Alfabeyi öğreten ilk öğretmeni Abdibek Tastanov birinci sınıfa gelen ufak çocukları okulun önünde karşılamıştı.
“Okulun işte, sınıfın, Burada on sene olursun.
Darı gibi girer, Dağ gibi çıkarsın”, diye bir şiir okudu. Şairin söylediği gibi yaz boyunca Talas kıyısında dolaşıp güneşte iyice yanan esmer cılız çocuklar okula gelmiş, ilk defa sıraya oturmuşlardı.
Günler geçmeye devam etti. Okula gitmek için bir grup çocuk eşeğe binerdi. Kışın ise atın çektiği kızakla asmalı köprüden geçerlerdi.
Jaksılık kardeşlerine o kadar düşkündü ki, kendisinden bir sınıf üstte olan ablası Altınkül’ün asmalı köprüden korktuğunu bildiği için onu elinden tutarak geçirirdi. Sonradan kız kardeşi Şırınkül okul yaşına geldiğinde onu da kendisi elinden tutarak okula götürüyordu. Başka çocukları velileri okula kadar götürüp, geri döndüklerinde önlerinden çıkıp karşılarlarken, Jaksılık iki kardeşini ellerinden tutarak okula kendisi götürüp, getirirdi.
Dersten geç çıkıp bir köyden ikincisine varana kadar hava kararınca çocukların korktukları zamanlar çok olurdu. Bazen de oynayarak, birbirlerini kovalayarak köye çabucak ulaşırlardı. Çocukluk çağ bu yüzden güzel değil midir, köy ile okul arasındaki mesafenin uzaklığına bile bakmadan bir evin çocukları gibi olan yavrucaklar dönemden döneme ne ara geçtiklerini de fark etmezlerdi.
Çocukluk çağın her günü sıcacıktı. Ocağı tüten yuva gibi sıcak evde anne babayla ve babaannenin merhametinin saçıldığı Cennet gibi mekânda geçen akşamlar ne güzeldi, hey gidi günler!
Üşkempir’in ailesinde büyüyen çocukların büyüdüklerinde de özlemle anlattıkları eğlenceli olaylardan biri babalarının hakem olup üçünü güreştirdikleri anlardı. “Ülgili” kolhozunda4 muhasebeci olarak çalışan babaları genelde tan ağarırken işe gidip, çocukları tatlı uykuda yatarken işten dönerdi. Üşkempir’i çocukları sadece Pazar günleri görürdü. Onda bile akşam hava kararmaya başlayınca eve gelirdi. Evdeki üç çocuk bir hafta boyunca babalarını özleyip, Pazar gününün gelmesini beklerdi. Babaları evde olacağı gün onlar için küçük bir bayram gibi olurdu.
Akşam yemeklerini yedikten sonra çocuklarına:
“Hadi şimdi güreş başlayacak” derdi. Altınkül hemen bir pantolon giyip ortaya çıkar. O zaman Altınkül tıpkı erkek çocuk gibi olurdu. Kız da olsa vücudu iriydi. Jakay’dan bir buçuk yaş büyüktü. Böylece, önce Altınkül ile Jakay güreşirdi. Kolları ve bacakları incecik, kaburga kemikleri gözüken cılız Jakay’ı ablası hep yenerdi. Öyle anlarda babaannesi:
“Jakay, sen yemeği az yiyorsun, ondan dolayı Altış’a yeniliyorsun” diye onun tarafını tutardı.
“Oğlunuzda güç yok, bir deri bir kemik” deyip, babası Jakay’ı kışkırtarak konuşur öyle zamanlarda. Jaksılık öfkelenerek tekrar güreşir. Ne yapıp edip Altış’ı yeneceğim deyip ne kadar çabalasa da eşit düşmekten öteye geçemezdi. Ağabeyi ile ablasından geri kalmayarak küçük Şırınkül de:
“Baba, ben de güreşeceğim” deyip babasına yalvarır. Babası:
“Hadi, madem güreşmek istiyorsun, Jakay ile güreş, Altış seni fırlatıp atar” deyip, Jaksılık’ı kışkırtırdı.
“Ağabey, ikimiz güreşelim” diye ısrar eden kız kardeşiyle güreşiyormuş gibi yaparak oynardı Jakay. Sonunda yalancıktan yenilince dağınık saçlı küçük kız sevinerek:
“Jakay kaybetti! Ben kazandım!” deyip kendi kendini alkışlayarak oda içinde dönerek koşardı.
“İşte, oğlunuz, kız kardeşine de yenildi!” diyerek Üşkempir annesiyle şakalaşırdı.
“Benim oğlum kızlara acıyor, köydeki oğlanlara hiç yenilmemiştir, Jakay ile güreşmeyen komşu çocuğu yoktur. Hepsini yeniyor benim Jakay’ım!” diyerek babaannesi Jakay’ı savunurdu.
Ertesi gün sabahtan annesi Jaksılık’a acıyarak:
“Jakay, yemeği doğru düzgün yesene, güçsüz kalırsın” deyip, oğlunu sofraya oturtup, yemeği doyarak yiyene kadar onu izlerdi.
O zamanki odunun türü çalı çırpıydı. Bütün gün boyunca pancar tarlasında çalışan Küntöre eve döndüğünde sırtında odun getirirdi. Güneş batarken işten dönüp, ne kadar yorgun olsa da yemek yapmaya başlardı. O zaman, “yardım edecek yaşa geldin, hem kız olarak ev işlerini öğren” deyip, Altınkül’e: “ocağın altına ateş yak” deyince yaramaz kız kardeşinin elinden tutup oyuna kaçardı. Annesine acır, hep desteğe Jaksılık koşardı, yardımseverliğinin sınırı yoktu. Annesinin yanında “yenge, yenge” diye dolaşarak ocağa ateş yakar, semaveri kaynatır, yardım etmekten hiç üşenmezdi. Arada bir de ılık su doldurarak babaannesinin ibriğini hazırlamayı da ihmal etmezdi.
“Jakay’ım benim yardımcım. İyi kalplim! Bu iyiliğini Allah karşılıksız bırakmasın! Sana da kendi evlatların böyle hizmet etsin, hayırlı evlat olsun!” diye babaannesi torununa hep hayır dua ederdi.
Bahtlı çocukluk çağın mutlu anlarından biri sabahleyin güneşin ilk ışığı yüzüne vurup uyandırdığında gönlün sevinçle dolarak, yeni günü karşılamak için acele edişiydi. Jakay’ın çocukluğunun her günü böyle neşeli ve mutlu geçtiği söylenebilir. Sevgi ve merhametle büyüyen çocuk hayatı sevmeyip ne yapsın? Aile sıcaklığını hissederek büyüyen nesil gelecekte Vatanını da kendi evi gibi görecek ve sevecektir.
Jakay’ın çocukluk çağındaki en güzel an, güneşin pencereden içeri girip tüm nurunu saçarak uyandırmasıdır. Zayıf esmer çocuk kollarını ve bacaklarıyla gerilerek uyanırken bembeyaz başörtüsüyle kapıdan içeriye babaannesi güneyin nuruyla girerdi. Elindeki ahşap kap kımız dolu olurdu.
“Benim Güneş’im uyandı mı? Bizim evin Güneş’i doğdu mu? Işığım benim!” deyip eğilerek alnından koklayıp eline kabı tutuştururdu. Pencereden giren Güneş ışığı beyaz kaptaki ak kımıza vurunca yansıyan ışık göz kamaştırırdı. Jakay, elini yüzünü yıkamadan babaannesinin verdiği kımızı içip yerinden kalkardı.
Böyle bir babaanne merhameti, Güneş’in nuruyla ak kımızın ekşimsi tadı hayatı boyunca Jaksılık’ın aklında kaldı. Babaannesini özlediğinde gözünün önünde işte bu manzara canlanırdı.
* * *Talas kıyısındaki Kazak köyünün hayatı güllük gülistanlıktı. Yaz günlerinde çocuklar gürültü yapıp, sokağın tozunu kaldırarak oynarken köyün büyükleri sovhozun5 işlerinde çalışırlardı. Namazlarını kazaya bırakmayan ihtiyarlar oruçlu olsalar bile yazın sıcağında tırpanla ot biçerlerdi. Jakay’ın babaannesi de gece yarısında teravih namazını kılar. Jakay Ramazan ayında termostan çay içip, lezzetli gözleme yemek için babaannesiyle birlikte sahura kalkar. Yazın hemen tan atıp vakit çıkmaması için Küntöre sahurun çayını termosa koyardı. O çaydan yudumlayıp, Jakay da yarı uykulu yarı uyanık halde babaannesinin okuduğu duaya âmin der, elini yüzüne sürüp orucunu tutardı. Dedesi hayattayken eve alkollü içecekleri sokmak şöyle dursun, sucuk, tuzlanmış salatalık gibi yiyecekleri “Rusların aşı” diye sofraya yaklaştırmazdı. Bu alışkanlık dedesi vefat ettikten sonra da bu evin geleneğine dönüştü.
Yetmişli yılların ortalarında köyde ihtiyarların sayısı çok fazlaydı. İhtiyarların terbiyesini görerek büyüyen Jakay’a namaz kılmayan, sakalı bıyığı olmayan ihtiyar yok gibi gelirdi. Aksakalların bir araya geldikleri ortamlarda birbirlerine gösterdiği hürmet, onların sohbetleri, çocuk gördüklerindeki sergiledikleri merhametin yeri başkaydı. Bu terbiyeyi görerek yetişen nesil için bunlar önemli bir örnek, eğitimdi. Jaksılık için yeryüzünde babaannesinden üstün, ondan değerli kimse yoktu. Babaannesi de Jakay deyince canını dahi vermeye hazırdı. Ailedeki diğer insanlara sormasa da öncelikle Jakay’ın sevdiği yemeği hazırlatırdı. Jakay’ın sevdiği yiyecek ise koyun dili yemeğiydi. “Benim oğlum kalabalık önünde konuşacak hatip olacak” der, babaannesi çocukluğundan beri dil yedirerek Jakay’ı alıştırmıştı.
“Ne bilelim, oğlunuzun henüz hatip olacak bir insan gibi doğru düzgün bir laf ettiğini görmedik ya. Sadece sizin verdiğiniz dili yiyip, ağzını açmadan sessizce oturuyor” diyerek Üşkempir her zamanki gibi annesine takılırdı.
“Halkın önünde konuşacak hatip olacak, göreceksin! Oğlum çok kitap okuyor, onları beynine kazıyor. Almatı’ya gidip beş yıllık eğitim alıp, hatip olmayı öğrenip gelecek” diyen babaannesinin Jakay’ın geleceğine dair ümidi büyüktü.
Eski bir makamla mırıldanarak şarkı söyler dururdu. Jakay öyle anlarda dışarıdan eve girer girmez babaannesinin kucağına girer. Babaannesi eğirmekte olduğu ip ile yünü hemen sağ tarafına koyup, torununun kuyruğuna vurarak nazlandırmaya başlardı. Torunu ise babaannesinin kimsede olmayan kokusunu içine çekerek önünde yatar…
Sofra kurulunca “Jakay’ı başköşeye oturtun” der ve babası Üşkempir’in yanına kalın bir minderi koyup torunu gelmeden kimseye yemek yedirmez.
“Jakay, çabuk gel!” diyerek elini yıkamakta olan çocuğu bekler.
“Vay canına, oğlun gelene kadar açlıktan karnımız guruldayarak bekleyeceğiz artık, o gelip başköşeye yerleşene kadar bekleyeceğiz” diyerek Üşkempir annesiyle şakalaşırdı.
“Jakay’ım halkına öncü olsun, diye onu başköşeye oturtuyorum. Sen daha göreceksin, Jakay’ım liderlik edecek, halkın öncüsü olacak! İşte, geliyor benim yavrum” deyip minderin üzerini eliyle çırparak oğluna yer gösterdi. Jaksılık ise babaannesinin çok fazla üzerinde titremesinden dolayı utanarak gelip mindere oturur.
“Anne, siz neden benim Jakay gibi olduğum dönemde bana böyle davranmadınız. Şimdi ben en kötü bir ilçeyi yönetirdim ve siz de ilçe başkanının annesi olurdunuz.” diyerek oğlu annesini sözleriyle iğneledi.
“E-e-e, yavrum, ‘göre göre bilge’ olursun dedikleri şey buymuş. Senin çocukluğunda ben ne biliyordum ki? Şimdi etrafıma bakarak ve insanlarla ilişkiler kurarak böyle şeyleri öğrendim ya. Şu kötü anana küsme, koyun güdene akıl sorma derler. Babanın ikimizi koyunların peşinde göndermekten başka ne gördük dersin? Ben olamasam da sen ilçe başkanının babası ol! Göreceksin, bütün iyiliği şu esmer çocuktan göreceksiniz” deyip, ortadaki tabaktan bir kemikli eti alıp önce kendi oğluna verir. Jakay için pişirilen dili alıp torunun eline tutuştururdu.
Böyle büyük hayalle, ümitle yetiştirdiği Jaksılık daha sonra sadece babaannesi ile babasının değil, bütün Kazakların adını dünyaya tanıttı. Dünyanın neresinde olursa olsun, babaannesi rüyasına girerdi. Babaannesini rüyasında gördüğü gün işleri düzelirdi.