Diyet - читать онлайн бесплатно, автор Омер Сейфеддин, ЛитПортал
bannerbanner
Diyet
Добавить В библиотеку
Оценить:

Рейтинг: 4

Поделиться
Купить и скачать
На страницу:
3 из 3
Настройки чтения
Размер шрифта
Высота строк
Поля

Cızırtı bazı azalarak, bazı yeniden, birdenbire ateş alıp şiddetlenerek devam ediyordu.

Bu cehennemî sahneyi gözlerini kapayarak görmeyen kadınlar cızırtıyı işitmemek için kulaklarını, boğucu kokuyu duymamak için burunlarını kapayamıyorlardı. Hepsi akıllarını, dillerini kaybetmişler, hepsinin sesi kesilmişti. Radko tekrar soyunmalarını emretti. Bu sefer kimse karşı gelemiyordu. Bütün bu kadıncıklar mihaniki tereddütlerle, yavaş yavaş soyundular. Çırçıplak kaldılar. Radko bu kati itaatten memnun ve müsterih, masasına dayandı. Cebinden bir kâğıt çıkardı. Bu kâğıda üç müvazi çizgi çekti. Baştaki haneye “beyaz”, ikinciye “kumral”, üçüncüye “esmer” yazdı. O daima “Rakam yalan söylemez.” der, bütün Bulgarlar gibi, bütün mütemeddin ve ciddi adamlar gibi en büyük hakikatin ancak nispet ve istatistikte bulunacağına itikat ederdi. Selikavi ve şuursuz bir ısrar ile ellerini tesettür yerlerine örtü yapan kadınlar onar onar, karşısına getiriliyor ve yanyana diziliyordu. Evvela hepsinin kollarını yukarı kaldırtıyor, bacaklarını sağa sola açtırıyordu. Sonra her birine, ayrı ayrı şehrin en güzel kızlarından üçünün adını soruyordu. Mahallelerini, evlerinin numarasını, babalarının kim olduğunu öğreniyordu. Bu âlâ Pompei tahkikat bir saatten ziyade sürdü. İfadesini verip söyleyeceği bir şey kalmayanlar fırının arkasındaki geniş ambara, sarhoş komitacıların kucağına gidiyordu. Komitacılar bu meme, karın, bacak, baldır, saç tufanının içinde şaşırıyorlar, ne yapacaklarını bilmiyorlar, korkunç bir “sadizm” hezeyanına uğrayarak en şeni, akla gelmez fanteziler icat ediyorlardı. Bu fantezilerden “canlı çukur” dedikleri en müthişiydi. Evvela yere şişman bir kadın yatırıyor, onun üzerine beğendikleri diğer ikinci bir güzel kadını, sırtüstü ve çapraz uzatıyorlardı. Bu kadının da ellerinden, ayaklarından birer kadına tutturuyorlardı. Sonra sıra kendisine gelen komitacı yaklaşıyor, çıplak ve fırlak karnının ta ortasına, göbeğin biraz aşağısına küçük kasaturayı saplıyor ve hemen çıkarıyordu. Sonra koyu kırmızı bir kan fışkıran bu küçük deliğin üzerinde nefsini körletiyor; çırpınan, haykıran zavallı kadının karnında, kanlı bağırsaklarının arasında, hayvanlığının en şeni, en pis, en çirkin ateşlerini söndürüyordu.

Ve karınlarına delik açılan kadınlar hiç yaşayamıyorlar, bir iki saat içinde inleye inleye, kıvrana kıvrana ölüveriyorlardı.

Radko en güzel kızların isimlerini yazdığı cetveli dikkatle süzdü. Beyaz hanesinde adı en ziyade tekrarlanan “Lâle Hanım, Hacı Hasan Bey’in kızı” idi. Kumral hanesinde “Naciye Hanım, Müderris Ahmet Efendi’nin kızı”, esmer hanesinde “İclal Hanım, Kadri Ağa’nın kızı” Hangisini intihap edecekti? Bir kere esmer istemiyordu. Çünkü hemen bütün Bulgar kızları esmerdi. Kumraldan da bıkmıştı. Sofya’yı dolduran şantözlerin de hemen hepsi kumraldı. Beyaz… Beyazı düşündü. En güzeli bu beyaz hanesindeki Lâle olmalıydı. İşte en çok onun ismi tekrar olunmuştu. Hatta bir kadın “Dünya güzeli Lâle Hanım.” demişti. Bu kim bilir nasıl bir kızdı? Hayalinde ansızın masalların anlattığı bir harem dairesi canlandırıyor, orada büyük ve ipek perdeler arasında, yumuşak, divana uzanmış, beyaz ve çıplak bir kız görüyordu. İşte her yabancı ve ecnebi gözden uzak, gölgeler ve ipekler içinde âdeta bir peri gibi büyümüş olan bu nefis Türk kızı bir saate kadar kendisinin olacaktı. Kollarını masanın üzerinden çekti. Ellerini pantolonunun ceplerine soktu. Sırıttı. Bacakları, göğsü, koltuklarının altı, her tarafı kaşınıyordu. Bir an öyle durdu. Bu tatlı ve şedit kaşıntıları dinledi. Bir saat sonraki saadetin hülyası sanki damarlarındaki bütün kanları fışkırtmış, altüst etmişti. Cebinden çıkardığı sol eliyle burnunu kaşıdı, sonra saçlarını, ensesini… Ve birden ocağın dibinde bitmez tükenmez çubuğunu çeken Dimço’ya döndü:

“Kaptan, haydi kalk, gayet çabuk, Hacı Hasan Bey’i benim yanıma getireceksiniz. Ben merkeze gidiyorum. On dakikaya kadar evinin kapısına iki nöbetçi bırakacaksın. Kimse dışarı çıkmayacak. Haydi, gayet çabuk…”

Hızla ayağa kalktı. Arkadaki ambardan gelen haykırışları hiç işitmiyor gibiydi. Kapıya yürüdü. Dışarı çıktı ve bekleyen atına bindi. Demin koşa koşa geldiği yerlerden şimdi yavaş yavaş geçiyordu. Birçok dükkân açılmıştı. Ahali duruyor ve kendisini selamlıyordu. Fakat o hiç etrafını görmüyordu. Gözlerini eyerin kuburluklarıyla atın doru boynundan hasıl olan gölgeli çizgiye dikmişti. İçinden duyulmaz bir seda damarlarına yayılıyor, dimağında, kalbinde, “Bir saat sonra… Bir saat sonra…” diye tatlı bir akis bırakıyordu. Merkez kumandanlığına geldi. Şehrin saati alaturka altıyı vuruyordu. Atından indi. Fırındaki kaşıntıları artık uyuşmuştu. Şimdi bütün vücudu katılaşmış, sanki kaskatı olmuştu. Dalgın ve habersiz, yukarı çıktı. Odasına girdi. Jandarma Kumandanı Zankof’la Polis Müdürü Lapof kendisini bekliyorlardı. Oturur oturmaz konuşmaya başladılar. İşler yolunda gidiyordu. Hatta konsoloslardan bazıları mutasarrıf Rayef’e, işgal esnasında gösterilen intizam ve adaletten dolayı teşekkür bile etmişlerdi. Civardaki ve ovadaki İslam köylerinde nasıl temizlik yapılacağını müzakereye koyuldular. Karar verdiler. Katliamcılar tayin edildi. Zankof’la Lapof emirlerini vermekte gecikmemek için durmadılar, gittiler. Radko yalnız kalmadı. Dimço’nun çetesinden dört haydut, Hacı Hasan Efendi’yi getirmişlerdi. Bu; abani sarıklı, rahat ve saadetinden, hareketsizlikten kalınlaşmış, tombul, nazik, orta boylu bir adamdı. Koyu kumral top sakalının üstünde pembe ve şiş yanakları parlıyor, çizgisiz yüzünde sarı bir korku gölgesi beliriyordu. Düşman kumandanından, ümit ettiği iltifatı görmemekten şaşırmış gibiydi. Radko, kendisini oturtmamıştı bile…

“Adın ne?”

“Hacı Hasan…”

“Bankada ve evinde kaç liran var?”

Hâli ve mevkiyi takdir edemeyen Hacı Hasan Efendi, cevap veremedi. Aptal aptal karşısındaki Bulgar zabitinin yüzüne baktı. Eğer böyle şeyler olacağını bilseydi, ordu ile çekilmez, Selanik’e kaçmaz mıydı? Ama Balkan ordularının medeniyet, meşrutiyet getireceğini ümit etmişti.

“Söyle, kaç lira?..”

“Susuyorsun. Mahkemeye havale edeceğim, orada bülbül gibi söylersin. Evinde kaç kişi var?”

“Altı…”

“Adlarını söyle, yazacağım.”

Hacı Hasan Efendi tekrar şaşaladı. Buna ne lüzum vardı? Bu münasebetsizlik değil miydi?

“Raciye…”

“Kadın mı, erkek mi, senin nen?”

“Kadın, kaynanam.”

“Bir… Sonra?”

“Fatma, karım.”

“İki… Sonra?”

“Tarık, Zeynel Abidin, Halit, erkek çocuklarım.”

“Beş… Sonra?”

“Lâlî… Kızım.”

“Lâle… Altı.”

Hacı Hasan Efendi tecvit ve Arapça gayretiyle “ayın” harfini şiddetle çatlatarak tashih etti:

“Lâle değil, Lâlî, efendim.”

“Lâle, Lâlî, her ne ise… Başka kimse yok mu?”

“Dört tane hizmetçi var.”

“Başka?”

“Bir de ihtiyar uşak. Hepsi bu…”

“Senin evin güzelmiş. Bize lazım. Sen mahkemeye gidersin, paralarını söylersin. Lâle haricinde çoluğun çocuğun başka yere çıkarılacak. Lâle evin temizliğine bakmak için kalacak…”

Hacı Hasan Efendi kulaklarına inanamıyordu. Böyle şey olur muydu? Bu kadar konsolos varken… Cevap vermedi. Yutkundu. Başı dönüyor, elleri titriyordu. Radko ayakta, asker vaziyetinde duran komitacılara isimleri yazdığı pusulayı uzatarak Bulgarca emrini verdi:

“Bu adamı fırındaki mahkemeye teslim ediniz. Beni beklemesinler, istintakına devam etsinler. Parasını saklıyor. Sonra evi bize lazım. Evinde on iki kişi var. Yalnız Lâle ismindeki kız kalacak. Öbürleri beş dakikaya kadar evden çıkarılacak. Bu çıkanlar serbesttirler. Boyunlarına hemen hürriyet kurdelesi bağlayınız…”

“Hürriyet kurdelesi bağlayınız.” demek, “Kafalarını kesiniz.” demenin komitacasıydı. Radko biraz durdu. Ve elini masanın üzerine vurdu:

“Haydi çabuk, söylediklerimi Dimço Kaptan’a anlatınız. Dikkat edin, kız kaçmasın! Evin kapısından nöbetçiler ayrılmasınlar. Hızlı bir süvari ile bana haber gönderiniz. Gelip gezeceğim. Haydi, marş! Çabuk!”

Hacı Hasan Efendi bir şeyler söylemek istedi. Lakin komitacılar onu dışarı çıkardılar. Kapı kapanınca Radko ayağa kalktı. Bir aşağı bir yukarı gezinmeye başladı. İşte nihayet yarım saate kadar Lâle, Serez’in en güzel kızı, kendisinin olacaktı. Yine hayalinde, fırındayken dalga geçtiği o harem köşesi, mor ve parlak halelerle karışık hâlde canlanıyor, bir esatir şiirinin rüyalara giren müphem akisleri zihninde büyüyor, uzuyor, derinleşiyordu. Hafif, mavi hareli ziyaların akıcı gölgeleriyle görülmemiş çiçeklerden yapılmış bir bahar yatağını andıran ipek sedirde bir çıplak kız, baygın ve yorgun geriniyor, yüzükoyun dönüyor, bacaklarını geriyor; dağınık, siyah saçlarıyla örtülen beyaz ve sivri memelerinin üzerine abanarak, sarıldığı menekşe rengindeki yumuşak yastığı sıkıyordu. Ve dışarıdaki süvari kollarının gürültülü nal seslerini, hükûmete toplananların uğultusunu asla duymayan Radko, hülyasının karşısında kalbinin çarpıntılarını pekâlâ işitiyordu. Yarım saat geçmemişti. Kapı vurulunca durdu ve uyandı. Giren süvari evin hazır olduğunu ve içinde yalnız bir kız bırakıldığını söylüyordu. Radko yaverini çağırdı. Ona üç saate kadar bir yere gideceğini, bu üç saat esnasında mutlaka aranması lazım gelirse Dimço Kaptan’a sorulmasını, kollardan ve inzibat memurlarından gelecek raporları okumasını, gayet mühim ve müstacel olanların da Dimço Kaptan’a gönderilmesini tembih etti. Sonra yavaş yavaş aşağı indi. Süvari ile yine yavaş yavaş, etrafını görmeden, sokaklardan geçiyordu. Atını biraz koşturursa deminki hayalinden ruhunda, dimağında, sinirlerinde kalan o sarhoşluğa benzer lezzet bozulacak sanıyordu. Yüksek duvarlı dar sokaklar… Beyaz minareli, küçük ve sakin mahalle camileri… Servili mezarlıklar… Minimini sel köprüleri… Fena ve intizamsız fakat temiz ve beyaz taşlı kaldırımların üzerinde gezinen tavuk ve kaz sürülerine serçeler de karışıyorlardı. Bu evvel zaman yolu Radko’nun hoşuna gitti. Bu yolun serin ve aydınlık sessizliği içinde ilerledikçe kendisini, hakiki ve canlı bir Şark masalının esrarına dalmış ecnebi bir masal kahramanı sanıyor; kalbi, büyük fatihlerin kaçamamış ve sağ kalmış mağluplarını çiğnerken duydukları o hiç kanmayan tatlı ve susamış heyecanıyla çarpıyordu. Önünden geçtiği sarı badanalı, uzun ve yüksek bir duvarın ortasındaki büyük ve yeşil kapıyı görünce, “Burası olacak…” dedi. Kapının önünde bir askerle iki komitacı durmuş, konuşuyorlardı. Hem bu kapı… Bulgaristan’daki Türkler bile Allah’larının Arabistan’daki evine gidip hacı oldukları vakit dönüşlerinde kapılarını yeşile boyamazlar mıydı? Mutlaka Hacı Hasan’ın konağı bu olacaktı. Arkasına döndü. Süvari neferine sordu:

Конец ознакомительного фрагмента.

Текст предоставлен ООО «Литрес».

Прочитайте эту книгу целиком, купив полную легальную версию на Литрес.

Безопасно оплатить книгу можно банковской картой Visa, MasterCard, Maestro, со счета мобильного телефона, с платежного терминала, в салоне МТС или Связной, через PayPal, WebMoney, Яндекс.Деньги, QIWI Кошелек, бонусными картами или другим удобным Вам способом.

1

Belediye Başkanı

Вы ознакомились с фрагментом книги.
Приобретайте полный текст книги у нашего партнера:
На страницу:
3 из 3

Другие электронные книги автора Омер Сейфеддин