
Repressiya Dönemi Azerbaycan Dönemi Hüseyin Cavid
Yeni yetişen gençler sosyalist değerlere samimi olarak inanmış veya partinin gözüne girmeğe can atıyorlardı. Yönetim tarafından teşvik edilen bir kısım genç yazarlar, yaşlı nesli çeşitli yönlerle aşağılayarak, eleştirerek onları zor durumda bıraktılar. Bu sert mücadele zemini 1937 yıllara doğru öyle bir şekil aldı ki, kimse korktuğundan bir şey yazamaz oldu. Yazılanlarda parti kararlarının siyasî ve ideolojik sloganların sınırlarından dışarı çıkamadı.
Bu dönemde yazarlar çözüm yolu olarak, tarihî konuları uzak ülkelerde cereyan eden hadiseleri ele alarak çalışmaya başladılar. Bu da sansürlü dönemlerde sanatçıların sık sık başvurdukları bir kaçış yolu idi.
Bu dönemi de genelleyecek olursak mevzu olarak 1920’den yeni Sovyet hâkimiyeti kurulmadan önceki Azerbaycan ele alınır; köylülerin, işçilerin, genç aydınların zor şartlarda yaşaması; zenginlerin, cahil ve fanatik kimselerin burjuva kesimin, beylerin sömürüsü anlatılır. Sonra da Sovyet rejimi bir kurtarıcı olarak emekçilere, işçilere yardıma yetişir ve emekçilerin, işçilerin ilerleyip kalkınma dönemine girmesi tasvir edilir. Bu konularda yazmayan, yazmamaya devam eden ve rejimden önceki edebî faaliyetlerinde de millî görüşlü olan yazar ve sanatçılarımız çeşitli iftira ve suçlarla “Stalin Terörü” yıllarında ya Sibirya gibi uzak yerlere sürgün edildiler ya da kurşuna dizildiler. Bu politika Rusya devletinin aydınları temizleme politikası idi. Şöyleki kendisi için devletçiliği, rejimi için tehlike arz eden aydınları temizleyip kendilerine sadık, rejimlerini tehlikeye sokmayacak, onlar için çalışan yazarlarla yollarına devam ettiler. Bu olay aynı zamanda Rusya sınırlarında yaşayan önemli bilim insanlarının, aydınların temizlenmesi idi.
II. Dünya Savaşı yıllarında (1941-1946) artık etnik temizlenme yapılmıştı ve bu dönem, Rusya sınırları içinde yaşayan halklar için savaşın getirdiği sıkıntıların yanı sıra zor bir dönem idi. Bu dönemde yazar tarafından ele alınan konular, “İnkilap”tan savaşa, savaşın zorluklarına, zaferlerin zorluklarını anlatmayla geçer. Bu yıllarda eserler daha çok halka güven ve cesaret vermek için yazılmıştır. Bu tür eserler hikâye, roman ve tiyatro türlerinin imkanlarını zorladı. 1960’lı yıllara kadar sansür ve baskı devam etti. Savaş yıllarında çıkan zorluklar savaştan sonra rejimin baskısıda kısmen azalır. Stalin’in ölümünden sonra ortam biraz daha özgürleşir sanat eserlerinin üzerindeki ve toplumdaki sansür gözle görülür düzeyde hafifler.
İşte Hüseyin Cavid, böyle zor bir dönemin yetiştirdiği, devrinin en meşhur şair ve dram yazarıdır. Yazar hem sanatçı kişiliği, hem de karakteri ve sanat eserleriyle Azerbaycan halkının gönlünde taht kurmuştur. Önce İran, daha sonra Türkiye’de İstanbul’da Darülfunun’da eğitim almıştır. Büyük Türk yazarlarının ve felsefecilerinin derslerini dinleyerek kendini, sanatçı kişiliğini daima geliştirmiş Azerbaycan edebiyatının büyük yazarlarından biridir.
Romantik bir şair olmasına rağmen eserlerinde realizm eğilimleri de güçlüdür. Şiirlerinde Abdulhak Hamid, Rıza Tevfik ve Tevfik Fikret ve Mehmet Akif Ersoy’un tesirleri görülür. Dili Türkiye Türkçesine çok yakın ve sadedir. Devrinin siyasî, içtimaî durumu, Rus emperyalizm, yazarı zaman zaman içe kapanklığa çekmiştir. O dönemde Azerbaycan’da yetişen birçok aydın üzerinde Rus edebiyatının etkisi görülür. Fakat Cavid’de bu yoktur. Ölünceye kadar da üzerinde Rus edebiyatının etkisi görülmez. Azerbaycan kültürünün kökü olarak kabul ettiği Türk-İslâm dünyasının manevî değerlerinden ve kültürlerinden uzaklaşmadı. 1920’den sonra yaratıcılığında Sovyet devletinin bütün baskılarına rağmen “sosyalist realizm” anlayışının ürünü “güdümlü edebiyat” örneği sayılan eserler yazmadı. Sanat görüşünden, dünya görüşünden taviz vermedi ve baskılara boyun eğmedi. Bunun için de ölüme gitti. Sürüldüğü Sibirya’da vefat etti.
Bu dönemde Hüseyin Cavid’in de içinde bulunduğu Ahmet Cavad, Mikayıl Müşfik, Cafer Cabbarlı, Muhammed Hadi gibi bir kısım şair ve yazarların öncülüğündeTürk Milletinin kültür ve edebiyat birikiminin bir bütün olduğu, tarihi dönemlerin ve siyasî değişimlerin bu bütünlüğü bölemeyeceği gerçeğinden hareketle geleneksel kültür, sanat ve edebiyatla bağını koparmamış, onlarla beslenmiş bir edebî topluluk oluşmuştur.
Bu genel girişten sonra Hüseyin Cavid’in Azerbaycan edebiyatı tarihindeki yerini, onun sanatının biçim ve içerik özelliklerinin ayrıntılarını ve Türkiye edebiyatı ile etkileşimlerini incelemeye çalışacağız.
Birinci Bölüm
Heyhat!.. Ortalığı zulmetler aldı,Ölüm yarı yardan aralı saldı.Hasretler içinde ruhum bunaldı,Kanattı gönlümü hain tırnaklar.(Azer)BİRİNCİ BÖLÜM
HÜSEYİN CAVİD’İN HAYATI, SOSYAL VE PSİKOLOJİK DÜNYASI
1.1. HÜSEYİN CAVİD’İN HAYATI
Rasizade Hüseyin Cavid, 24 Ekim 1882 tarihinde Azerbaycan’ın Nahçıvan şehrinin, Şahtahtı köyünde doğdu. Nahçivan, o devirde Azerbaycan’ın kültür ve ticaret merkezlerinden biri olup, Cenubi (Güney) Azerbaycan ile Şimali (Kuzey) Azerbaycan arasında önemli irtibat noktası idi. Bunun yanı sıra Nahçivan,o dönem Azerbaycan’ın da dinî muhafazakârlığını ağır bir şekilde yaşandığı şehirlerden biriydi.5Dedesi Meşhedi Guluçiftçilikle uğraşmıştır. Meşhedi Gulu’nun dört oğlu var idi:
1- Meşhedi Ennağı
2- Meşhedi Tağı
3- Kerbelayi Mirzalı
4- Hacı Molla Abdullah
Cavid’in babası Hacı Molla Abdullah, 1843 yılında Şah-tahtı köyünde doğdu. Molla Abdullah din adamı idi, ama bunun yanı sıra güzel şiir okuması ve güzel sesiyle de çevresinde ün yapmıştı. Sesinden dolayı onu sık sık Bakü, Şamahı, Gence, Nuha, Erivan ve Güney Azerbaycan’a davet ediyorlardı. 1877 yılında Şahtahtı’dan Nahçivan’a taşınmıştır. Hacı Molla Abdullah iki evlilik yapmıştır. Rasizadeler sekiz kardeştirler: Beşierkek ve üçü kızdır.1877 yılına kadar Molla Abdullah’ın eşi Ümmi Leyla’dan kızları; Fatime, Hurşid, Ümmi Selime; Nahçıvan’a taşındıktan sonra ise Muhammed, Hüseyin, Ali Rıza isimli çocukları olmuştur. İkinci eşi olan Şamahılı Töfhe’den ise; Ahmet ve Ali Asker isimli çocukları doğmuştur.
Bazı kaynaklarda Molla Abdullah’ın ilk karısı olarak Şamahılı Töfhe geçiyor, ama Hüseyin Cavid’in kızı Turan Hanım’ın verdiği bilgilere esasen Molla Abdullah’ın ilk karısı Hüseyin Cavid’in annesidir.6
1877 yılında Nahçıvan’a taşınan Molla Abdullah’ın ailesi şimdi kurumuş olan Bazar Nehri’nin sahilinde yer alan Alihan mahallesine yerleşmişlerdir. Hüseyin Cavid, 24 Ekim 1882 tarihinde Nahçıvan’da bu evde doğdu ve günümüzde de Hüseyin Cavid’in makberi o dönemde Bazar Nehri’nin aktığı yerde inşa edildi.
Alihan mahallesinin özel bir yanı daha vardır. O zamanlarda bu mahallede tarikat ve tekkelerde mevcuttur XX. yüzyılın başlangıcında Ali Bey Hüseyinzade’nin “Hali Vatan” şiirlerini söyleyen dervişlerin tekkeside bu mahallede idi.
Rasizade kardeşlerinin hikâyesi de ilginçtir. Hüseyin Cavid’in küçük kardeşi Ali Rıza 1923 yılında tedavisi için Bakü’de “vodyanka”7hastalığından vefat eder.
Babasının ikinci evliliğinden olan kardeşi Ali Asker’de erken yaşta dünyasını değiştirmiştir.
Molla Abdullah’ın güzel sesi ve bilgili olması evlatlarına da yansımıştır. Molla Abdullah’ın evlatları, Şeyh Muhammed ve Ahmet dedelerinin güzel sesini, Hüseyin ise şiir tutkusunu miras edinmiştir.
Hacı Molla Abdullah ve ağabeyi Şeyh Muhammed din adamıydı. Cavid’in ağabeyi Şeyh Muhammed iki evlilik yapmıştır. İlk eşi Banu’dan; Zehra, Tahir, ikinci eşi Zerri Maksut kızından ise; Rana, Hamid, Yasir, Gövher doğmuştur.
Ablası Fatma Hanım’ın evlatları: Seher ve Hacı Süleyman’dır.
Kızı Hurşid’in evlatları: Kazım, Sitare ve Abbas’tır. Diğer kızı Ümmi Selime’nin evlatları ise Saltanat ve Rübabe’dir. Hacı Molla Ahmet’in evlatları ise: Aziz ve Hanım’dır.
1923’de vefat eden Ali Rıza’nın oğlunun adı ise Şamil’dir. Hüseyin Cavid’in çocukluğu Nahçıvan’da o dönem Rus baskısına rağmen tekkelerin, tarikatların ve dinin en yoğun yaşandığı bir yerde geçmiştir.
Hüseyin Cavid çocukluğunda, çok yaramaz ve hiperaktif bir çocukmuş. Şöyle ki, komşu kadınlar Hüseyin’in okula kaydı yaptırılınca “Hiç olmazsa çocuklarımız birkaç saat dinlenmiş olurlar” demişler. Sessiz ve sakin olduğu vakitlerde annesi Hüseyin’i şöyle severmiş:
“Hey kara Hüseyin,Gök Hüseyin, Çocukları döv Hüseyin”.8
1.2. HÜSEYİN CAVİD’İN ÖĞRENİM HAYATI
Babası Hacı Molla Abdullah ve ağabeyi Şeyh Muhammed din adamıydı. Hüseyin’i de kendileri gibi yetiştirmek istiyordu. Bu sebepten de ilk tahsiline Hüseyin Cavid’i Türkiye’deki medreselere eşdeğer olan Mollahane’ye kaydettirdiler.
Hüseyin Cavid ağabeyinden Arapça’yı ve dinî ilimler öğrendi. Ama Mollahane’deki dersler yazarın ilgisini çekmiyordu. Daha mollahanedeki yıllarında ilk şiirini yazmıştır. Hüseyin’in ilk şiir deneyimi mollahanede sınıf arkadaşına yazdığı şu küçük parçadan ibarettir:
Gettim gördüm mescitte bir kişi,Kürkü yırtılıp, xarabdır işi.Saggalı ağarıb, yavşana benzer,Sırtıg nevesi yanında dovşana benzer.Gittim gördüm camide bir adamKürkü yırtılmış, bozuktur işi.Sakalı kırlaşmış yavşana benzer,Yüzsüz torunu yanında tavşana benzer.91894 senesine kadar tam altı sene mollahanedeki eğitimine devam eder. Bunun yanı sıra babası mersiyehanlığı10 ona sevdirmek amacıyla küçük Hüseyin’i kendisinin davetli olduğu meclislere götürür. Fakat “ruhi yapı itibarı ile din ve dinî taassuptan hoşlanmayan Hüseyin Cavid”11mersiyehanlıktan ve buradaki eğitimden sıkılır,bir yandan dahocadan azar duyduğu için medresedeki eğitiminden de soğur. Bu dönemde Nahçivan dinî taassubun merkezi olmakla beraber, burada açık fikirli, yeni usulleeğitim terbiye taraftarlarıda az değildir. O zaman Nahçivan’ın yenilik taraftarı ve açık fikirli adamlarından Seyit Azim Şirvani’nin Şamahı’da esaslarını koyduğu Usul-i Cedid Mektebi’nin aynısı olan ve o devrin ileri görüşlü insanlarının çocuklarını gönderdikleri, oldukça tutulan “Mekteb- i Terbiye” adıyla bir okul açmışlardı. Azerbaycan’ın Kültür tarihinde Usul-i Cedid Mektebi’nden az rol oynamamış bu mektebin teşkilatçısı ve başöğretmeni dönemin tanınmış edip ve şairi Muhammed Tağı Sıdkı idi.
Birkaç arkadaşının teşviki ile Cavid, 14 yaşında iken, mollahaneden kaçıp, babası Hacı Molla Abdullah’tan izinsiz, Muhammed Tağı Sıdkı’nın müdürlüğünü yaptığı “yeni usulle” ders anlatılan ve Nahçıvan’da da ünlü olan Rus-Tatar (Azeri) mektebi Mekteb-i Terbiye’ye kaydoldu. Hüseyin Cavid, Fars ve Türk edebiyatlarına dair ilk bilgileri de burada edindi aynı zamanda da Rus, Fars, Türk dillerini de burada öğrendi. Cavid’in bilime ve eğitime olanilgisini,derin müşahede yeteneğini, şairlik istidadını ona öğretmenlik yapan hocası Muhammed Tağı Sıdkı farketmiş ve öğrencisini yeteneği doğrultusunda doğru yola yönlendirmekte de geç kalmamıştır. Fakat bir müddet sonra babası Hacı Molla Abdullah, Cavid’in medresedeki eğitimini bıraktığını duyunca onun okula gitmesini yasaklamıştır. Cavid, meseleyi hocası Muhammed Tağı Sıdkı’ya anlatmıştır. Hocası Muhammed Teğı Sıdkı, Cavid gibi yetenekli öğrencisini kaybetmek istemezve babasıyla onu ikna etmek için birkaç kez konuşur, ama babası kararını değiştirmez. Durumu böyle gören Taği Sıdkı, Hüseyin’in babasıyla konuşması ve onu ikna etmeleri için aracılar bulur. Bunlardan yalnızca o dönemde ilçe yönetimini yapan ve “naçalnik”12denen devlet memuru Molla Abdullah ile konuşması işe yarar, onu ikna eder. Böylece Nahçivan naçalniki, Cavid’in babasıyla konuşur, bireğitimciolarak oğlunu okula göndermemesinden dolayı hayal kırıklığına uğradığını ve kendisine kırıldığını söylemesi üzerine Molla Abdullah inadından vaz geçer. O dönemde de ilçe yönetimini yapan “naçalnik”ler ahali içinde saygı görüyorlardı. Bundan dolayı da oğlu Hüseyin Cavid’in Mekteb-i Terbiye’ye geri dönmesine izin verir. Bu okula kayıt yaptırmakla yazarın gelecek hayat çizgisi de belirlenmiş olur. Eğer bu okula kayıt yaptırmasaydı belki Cavid de babası ve ağabeyi gibi “gazelhan”13 şair veya molla olacaktı. Mekteb-i Terbiye’de eğitim aldığı senelerde hocası Tağı Sıdkı, her fırsatta sevimli talebesiyle ilgileniyor, onu şiir yazmaya teşvik ediyor, şiir sanatının sırlarını öğretiyor ve Türkçe yazmasına özellikle dikkat gösteriyordu. Huseyin Cavid’de millî hislerin oluşumu, Türklük şuurunun filizlenmesi hocası Sıdkı sayesinde olmuştur. Cavid’in ona hocalık yapmış Taği Sıdkı’yla ve Kurbanali Şerifov’la da hoca öğrenci ilişkileri zamanla sıkı arkadaşlığa geçer ve okul bittikten sonra da devam eder.141898 yılında Mekteb-i Terbiye’de dört sene eğitim aldıktan sonra buradan başarıyla mezun olur. Yazarın hayatıyla ilgili farklı kaynaklarda tarihlerle ve bazı olaylarla ilgili çelişkiler vardır. Mesela Mekteb-i Terbiye’ ye 1894’te değil de 1896 yılında kayıt yaptırıp burada sadece iki sene okuduğunu 1898’de mezun olduğunu görebiliriz. Ama biz araştırmamızda yazarın mektuplarını ve aile bireylerinin hatıralarını esas alarak kıyaslama yaptığımızda tespit ettikleri; yazarın 1894’te okula kayıt yaptırıp dört sene eğitim aldıktan sonra mezun olduğu hususyazarın ev müzesinde korunan evrak ile de sabittir. Cavid’in mezuniyet yılı ve bu okuldaki eğitim süresi 21 Mart 1938 tarihinde hapsedildiği zaman soruşturma amirine verdiği bilgilerle de tutarlıdır.15
Hüseyin Cavid Mekteb-i Terbiye’yi bitirdikten sonra eğitimini sürdürmek isterken gözlerinden rahatsızlanmıştır. Babası Abdullah Efendi, zaten oğlunundinî eğitim almasını istiyordu. Gözlerinin rahatsızlanmasıyla babası tarafından, hem gözlerini tedavi ettirmek hem de dinî tahsilini sürdürmesi arzusuyla Cavid’i o dönemde Tebriz’de Talibiyye Medresesi’nde eğitim almakta olan ağabeyi Muhammed Rasizade’nin yanına gönderdi. Ancak babasının bu girişimi yeni usul okulu bitiren Hüseyin Cavid’in tekrar dinî eğitime dönmesini mümkün kılmadı. Cavid’in Tebriz’e gitme tarihi kesin olarak bilinmese de 1898 veya 1899 yılında gittiği muhakkaktır.16Tedaviden sonra birkaç yıl Tebriz’de kalan Ca-vid medreseye kayıt yaptırmış ve burada 6-7 sene kalmıştır.
1901-1903 yıllarında Cavid, Tebriz’de “Talibiyye” medresesinde eğitim almıştır. Talibiyye’de eğitim aldığı süreçte temellerini Nahçivan’ da attığı Farsça ve Arapça lisanlarını ilerletmiş, bundan başka klasik şark edebiyatı ve felsefesini de öğrenmiştir.
Cavid, Arapça’nın grameri ile ilgili;“Emsile”, “Şerhi Evamil”, Hafız’ın çağdaşı Mir Seyid Şerif Corca’nın “Serfi Mir” eserlerini okumuştur.
Tebriz’deyken Cavid,“Nasiri”, “Ettila” gazeteleri aracılığıyla basın hayatını da sürdürmüştür. Bu arada şiddetli göz ağrıları nedeniyle bir dönem eğitimine ara vermiş ve bu dönemde de ticaretle uğraşmış, iyileştikten sonra tekrar eğitimine devam etmiştir. Cavid’in kalem arkadaşlarından Abdullah Şaik hatıralarında bu dönemi şöyle anlatıyor:
“Mersiyehanlıgdan yakasını gurtardıgdan sonra büyük gardaşının yanına Tebriz’e getmiş, orada Farsça, Erebce (Arapça) okumaya başlamıştı. Bu arada şiddetli göz ağrısına tutulduğundan tehsilden el çekip halça (halı), palaz(kilim) ticaretine başlamıştı”.17
1903–1904 yıllarında medrese eğitiminin bitmesine rağmen Tebriz’den Urmiye’ye geçmiş ve Tebriz’de başladığı gözünün tedavisini orada devam ettirmiştir. Cavid’in Urmiye’de yaşadığı dönemki hatıralarında dikkatimizi çeken şöyle bir not vardır:
“Lakin binlerce kez teessüf olsun ki İngiliz ve Rus kiliseleri zillerinin gürültüsü, içine dönük Müslümanların ve İranlıların ezan sesini bastırıyordu. Onların Müslüman toplumuna, İslâm âlemine katiyen saygıları yoktur… Şehrin güzel olan bütün semtleri “Dilgüşa” bahçesi bile İngilizler tarafından satın alınmıştır. Bu sahalarda güzel evler, hastaneler, okullar yapılmış, kiliseye benzer önemli yapıtlar yapmışlar.”18Bu konu Hüseyin Cavid’i o kadar etkilemiş ki, sonralar “Azer”manzum dramında da Urmiye civarındaki Afşar kabilesinden olan Kör Neyzen prototipi vasıtasıyla yeniden Urmiye konusunu ele almıştır.
Hüseyin Cavid’in eğitim ve tedavisi için bulunduğu üç önemli ülke onun dünya görüşünü belirlemiş, sanatçı kimliğinin oluşmasında ve sanatının temel prensiplerinin de oluşmasında etken olmuştur. Bu şehirlerden ilki yazarın doğup büyüdüğü iki istilacı kuvvetin İran ve Çar Rusyası’nın menfaatlerinin çarpışma noktasında yerleşen Nahçivan, ikincisi istilacı Farsların zulmü altında olan kendi öz toprakları Tebriz ve en nihayet Cavid’i Cavid yapan şehir kardeş ülke Türkiye’de İstanbul olmuştur. Cavid’in eğitim hayatındaki son evre ve hem de sanatçı kimliğinin son şeklini almasına etken olan şekillendiren dönem Türkiye’de İstanbul’da yaşadığı günler olmuştur.
1.3. HÜSEYİN CAVİD’İN İSTANBUL DÖNEMİ
Hüseyin Cavid’in hayatında dönüm noktası 1903 yılında Turkiye’ye (İstanbul’a) gelmesiyle başlar. Bazı yazarlar Hüseyin’i Cavid’leştiren şehrin İstanbul olduğunu yazıyorlar. 1905-1909 yılları yazarın hayatında önemli bir dönemdir. İstanbul, yazarın burada bulunduğu edebî ortam onun fikrî ve edebî yönden gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir.
Hüseyin Cavid Güney Azerbaycan’da 1903 yılının Mayıs ayına kadar kalmıştır. Buradan Nahcivan’a geçmiş kısa bir süre sonra da yüksek eğitimine devam etmek için Türkiye’ye İstanbul’a gelmiştir. Fakat burada ağır hastalandığından 1904 yılında Nahçivan’a geri dönmüş bir süre burada kalıp iyileştikten sonra Hüseyin Cavid Bakü’ye gitmiştir. 20 Mayıs 1905 tarihinde Türkiye’ye, 22 Mayısta da İstanbul’a gelir Cavid, kendi hatıralarında İstanbul’a gelişini şöyle anlatır: “Ayın 20’sinde sabah vapurumuz Trabzon’a yanaştı… Sonuncu İskele ki, Anadolu’dan ibarettir 3 saat oraya yanaşıp, sonra bir buçuk gün- 36 saat yol gelip gece üç buçukta İstanbul’un boğazına girdik. Ele ki (öyle ki) sübh açıldı. Temaşa ettik. Boğaz ne boğaz… Allah zeval vermesin… Muhtasar üç saat gözetlemeden sonra topçu askerlerden ve iki nefer kapitan19teşrif getirip, vapuru muayene edip, sonra icaze verdiler. Bir buçuk saat Boğazın içiyle yol gelip, akıbet köprüye yanaştık. Ve boğazın evvelinden köprüye kimi (kadar) her bir taraf imaret, mescid seyahat etmeli ve sefalı yerler idi… Gayıga minip, rıhtıma çıktık. Amma Boğazın içinde silah ve bir para (kısım) yazıdan dolayı bizi aradılar. Lakin heç bir şey bulamadılar. “Haydi yavrum, haydi oğlum Allah’a ısmarladım.” deyip bıraktılar.20
O dönem Çarlık Rusya’sından Türkiye’ye “İkmal-ı Tahsil” için bir grup gönderilmiştir. Bunlardan biri Bakü’den diğeri Nahçıvan’dan ve diğerinin de Gence’den toplam üçü Azerbaycan Türkü olmak üzere İstanbul’a gelmişlerdir.
Hüseyin Cavid’in İstanbul’da eğitim alması konusunda üç büyük şahsiyetin tartışmasız rolü vardır. Bunlar, Ali Bey Hüseyinzade, İsmail Bey Gaspıralı ve en nihayet Rıza Tevfik’tir.
Rıza Tevfik 1927 yılının Eylül ayında dostu Rıza Turgut Bey’e Amman’dan yazdığı mektubunda bu durumu şöyle anlatıyor:
–“İlan-i Meşrutiyetten uzun zaman önce büyük filozof Rıza Tevfik bütün Türk alemini, uyandırmak, fikir ve himmetinde bulunmuş ve Sultan Hamit’in bu mütevehhim zamanlarında Rusya’dan meşhur muharriri milliyetperver İsmail Gaspıralı üç diğer arkadaşıyla beraber İstanbul’a mütenekkiren (tanınmamak üzere kıyafetlerini değişerek) gelmiş ve filozof Rıza’yı sormuş ve onun eski mektep arkadaşı ve dostu olan Kafkasyalı Doktor Hüseyizade Ali Bey vasıtasıyla Rıza Tevfik’e mülaki olmuş ve Kadıköy’de Cevizlikte’ki köşkünde üç gece misafir olarak Türklerin uyandırılması konusunda bu muteber şahıslar büyük filozoftan bilgi almışlar.
Aynı zamanda Meşrutiyet’ten çok önce İsmail Gaspıralı’nın rica ve iltiması üzerine Rusya’dan gönderilecek on bir Türk, Tatar ve Azerbaycanlı gençlere Rıza Tevfik kimseye sızdırmadan, kendi evinde 2 sene ders vermiştir. Bunun büsbütün kişisel ve sırf medeniyet-i cedideye tevcih ve zihinleri açmak için bu dersleri vermiştir. Daha sonra Rıza Tevfik’ten ders alan şahıslar memleketlerine dönerek büyük adamlar olmuşlar. Demek, Meşrutiyetten çok önce yahut Turancılığın esasını yine filozof kurmuş ve işi laf ile nazariyat derecesine bırakmayarak Türk âleminde bir cereyan açmış. Sonra on dört kişiyi iki sene terbiye edip memleketlerine mürşit olarak göndermiş.”21
Hüseyin Cavid İstanbul’a yalnızca eğitim için gelmemişti. Kendi hatıralarından ve tutuklandıktan sonra 10-11 Kasım 1938 tarihlerinde savcıya verdiği ifadelerinde gözlerindeki rahatsızlığı nedeniyle İstanbul’da da tedavi olunduğunu belirtmiştir. Hüseyin Cavid, ömrünün sonuna kadar gözlerinden rahatsız olduğu, sürgündeyken zor şartlardaki hayat tarzından dolayı da ölmeden önce yazarın gözlerinin tamamen görme yetisini kaybettiği de kaynaklarda geçiyor.22
Kendi hatıralarında İstanbul’daki tedavisini söyle anlatıyor: “İstanbul’a yetişen gibi Ziya Efendi ki, Almanya’nın göz doktorluğunun mektebini birinci rütbe ile bitirmiş diplomatlardandır, yanına gidip gözümü gösterdim. Bir deva ve ilaç verip, bir gözlük numarası yazdı. Arayıp İstanbul’da bulamadım, Paris’e gönderip üç dört günden sonra aldım. Şimdi onun vasıtasıyla bu saadete muvaffak oldum. Bu hususta 3 Lira masraf yaptım. Ama şükürler olsun ki tahsil-i İlime iyice devam edebiliyorum”.23
Hüseyin Cavid bundan sonra uzunca bir süre gözleriyle ilgili rahatsızlık yaşamıyor. İstanbul’da olduğu zamanda önce burada İdadi’de eğitim alıyor. Bu dönemde İdadi’nin sınavlarını verirken Fransızca da öğrenmeye başlamıştır. Cavid, İstanbul’daki eğitim hayatının başlangıcını arkadaşı Kurbanali’ye yazdığı mektupta şöyle anlatır: “Efendi, bendeniz ta Ramazan’a kadar beş-altı ay idadi programını ikmale çalışırdım. Her hafta de meşhur filozof Rıza Tofig (Tevfik) Bey’den bazı hagayıga dair bir iki ders program haricinde okuyordum. Sonra Ramazan’da Daru’l-Fünun’a edebiyat şubesine kayıt ve kabul olundum. Şimdiye kadar da devam ediyorum.”24
Hüseyin Cavid, 1937 yılında tutuklanınca savcının Türkiye’de kalması ve gözlerinin tedavisi için parayı nasıl temin etmesiyle ilgili sorusuna verdiği ifadesinde durumunu şöyle açıklamıştır:
“Türkiye’ye gider, bir kaç xaçla25aldım. Bunların toplam değeri 2000 rubul idi, onları satandan sonra parayla gözümü müalice (tedavi) ettirmek için İstanbul’un meşhur göz hekimi Ziya’ya müracaat ettim ve bir il (sene) sonra Rıza Tevfik’in zemanetiyle de Daru’l-Fünun’un Tarih-Edebiyat fakültesini kazandım.”26Aynı zamanda Rıza Tevfik’ten evinde de özel ders almıştır. İdadiyi bitirdikten sonra bir sene okula alınmıyor. Dolayısıyla Rıza Tevfik’in yanında özel ders alıyor. Bir sene sonra Rıza Tevfik edebiyat fakültesinin başkanlığına geçince Rıza Tevfik aracılığı ve referansıyla İstanbul Daru’l-Fünun’un edebiyat Fakültesine kaydını yaptırır. Hüseyin Ca-vid, Daru’l-Fünun’da eğitiminin ilk senesinde 1.sınıfın derslerini ve 2. sınıfın birinci sömestirine ait dersleri birlikte alır. Sonraki yıl 2. sınıfın ikinci sömestirinin derslerini alır ve 3. sınıfın derslerine de dinleyici olarak katılır. Böylece, edebiyat fakültesinden ikinci sınıftan 1909’ un sonunda mezun olur. Cavid’in eğitim aldığı dönemde adı geçen üniversitede üç yıllık bir eğitim programı uygulanmaktaymış.27
Daru’l-Fünun’daki eğitim süresince, dönemin edebî şahsiyetleri ve aydınlarıyla yakın münasebetler kurar. Tevfik Fikret ve Abdulhak Hamit ile tanışır, Rıza Tevfik’ten felsefe ve edebiyat dersleri alır.28
Cenab Şehabettin, Halit Ziya ve Mehmet Akif gibi Türkiye’de önemli olan fikir ve edebiyat adamları da bu dönemde Daru’l-Fünun’da ders anlatıyorlardı. Böylece yazara Türk edebiyatının en mümtaz şahsiyetleriyle tanışmak onlardan ders almak ve eserlerini mütalaa etmek fırsatı olmuştur. Daru’l-Fünun’dan mezun oluncaya kadar yılmadan çalışan, araştıran yazar Tanzimat ve Servet-i Fünun yazarlarının bakış açılarını ve eserlerini iyice incelemiştir. Özellikle İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra hızlanan kültür ve sanat faaliyetlerinin şahidi olmuştur. Üniversitedeki eğitimi süresince edebiyat-ı Osmanî, edebiyat-i Farsi, tarihi-edebiyat, mebadiyi-felsefe, tarihî-umumi ve siyasî, coğrafiya-i tarihi, tabii ve ümrani derslerini almıştır. Eğitimi süresince aynı zamanda özel olarak Fransızca dersleri de almaktadır ve Fransız edebiyatı ile ilk tanışması bu dönemde başlar.
Şairliğinin yanında büyük bir dramaturg olan Hüseyin Cavid’in tiyatro eğilimi Türkiye’de daha da artmıştırki bu da tesadüfî değildir. Çünkü bu dönem Namık Kemal ve Abdul-hak Hamit’in tiyatro dönemi idi. Adı geçen yazarların piyeslerini derinden mütalaa etmekle beraber, Türkiye’de tiyatro sanatına büyük ilgi ve merak beslemiş, Türk tiyatrosunu yakından seyredebilmiştir.
Hüseyin Cavid’in İstanbul’dan yazdığı mektuplarıesas alarak onun ilgi alanına buradaki tiyatroların, müzelerin ve matbuatın girdiğini söyleyebiliriz. Yine arkadaşı Kurbanali Şerifzade’ye yazdığı mektuplarda dönemi şöyle anlatıyor: “Dört beş sene bundan egdem29Türkiye’de hür eserler var imiş… Amma (ama) şimdi yasak olmuş. Müteeddit ve gunagun teatrolar var…Müze sanatına terakki vermeye çok telaş ve şey (gayret) olunur…İçkide acnebilere mümaniet yog, amma (ama) Müslümanlara hep yasagdır…Kart vereg30bilümum yasagdır…İstanbul’da çok böyük (büyük) kıraathane ve kütüphaneler var, amma layigince31 kitapları ve gazeteleri yogdur32…”33